Bu siyah beyaz kare, Adana’nın Seyhan ve Ceyhan nehirleriyle bereketlenen Çukurovasında, zamanın ve kentsel dönüşümün henüz törpüleyemediği bir dönemin kaldırımüstü varoluşçuluğunu fısıldıyor bize. İnce Cumali’nin ceketinin duruşundan, Kahveci Boyacı Abdullah’ın bakışındaki o derin Akdeniz melankolisine kadar her şey, coğrafyanın insan ruhu üzerindeki o ağır, nemli ve gururlu etkisini taşıyor.
Fotoğrafa ilk baktığınızda, Adana’nın o meşhur sıcağının, takım elbiselerin kumaş yapısını nasıl bozduğunu görürsünüz. İnce Cumali kapı önünde, sanki tüm Çukurova’nın tarım politikasını tek bir ceket omzunda taşıyormuş gibi mağrur durmaktadır. Kahveci Boyacı Abdullah ise, elindeki fırçayla sadece ayakkabıları değil, kentin o dönemki bütün çarpık kentleşme sancılarını da boyamaktadır. Levent Taksi ve Kulübü’nün önü, sadece bir durak değil; gömleği kolalı memurların, öğrencilerin, gündelikçilerin ve hayatın kıyısında kalmışların betonarme yalnızlıklarını paylaştığı absürt bir açık hava felsefe enstitüsüdür.
Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin milyonlarca yıl boyunca Toroslar’dan taşıdığı o muazzam alüvyal topraklar, üzerinde dünyanın en bereketli pamuklarını yetiştirmek için yırtınırken; insanoğlu bu muazzam jeolojik emeğin üzerine briket kondurmayı, asfalta boyamayı ve adını “Levent Taksi Kulübü” koymayı başarmıştır. Altınızdaki toprak, milyon yıllık bir coğrafi mucizedir ama üzerindeki takım elbiseli abilerimiz için o an en büyük mucize, akşama kadar o nemde erimeden durabilen briyantinli saçlardır. Doğanın büyük döngüsü ile insanın küçük, hüzünlü ama mağrur kentsel varoluş mücadelesi bu kapı eşiğinde kesişir.
Bu fotoğraftaki adamlar, lüks plazaların parlak camlarına bakıp iç geçirenlerden değildir. Onlar, çırakların getirdiği demli çayın buğusunda, memleketin kurtuluşunu taksi bagajındaki bijon anahtarında arayanlardır. Sülüş Bülbül’ün bakışındaki o ince sızı, Yasin Dakın’ın duruşundaki o samimi şefkat, mahalle kültürünün henüz tabelalara kurban gitmediği o eski, güzel günlerin son kaleleridir. Rant hırsının henüz bu kaldırımları otopark mafyasına kiralamadığı, insanın insana sadece insan olduğu için sigara ikram ettiği bir coğrafyanın çocuklarıdır onlar.
Siyah beyaz bir çatlaktan bize bakan bu yüzler, yeryüzünün betonla kaplanmış kalbine bırakılmış hüzünlü birer imza gibidir; fakat o kaytan bıyıkların altındaki buruk tebessüm, bize inadına betonların arasından fışkıran o küçük sarı kır çiçekleri gibi umut vermeye devam etmektedir.

