Yeryüzünde İnsan Hikayeleri
Ahmet Telli
Ahmet Telli

Ahmet Telli

Adımlarınız, şairin dizelerinden sızan o hüzünlü ve asi kentin sokaklarında sürükleniyor adeta. Ayaklarınızın altında ıslak asfaltın, paslı demirlerin ve betonun soğuk coşkunluğu var. Siz, gökyüzünün gri bir duman gibi evlerin üzerine çöktüğü, devriyelerin gölgeleriyle karartılmış dar sokakların tam ortasında yürüyorsunuz.

Bulvar kahvelerinden yükselen arabesk dumanı burnunuza çalınıyor; bu koku sıradan bir tütün kokusu değil, hayal kırıklıklarının ve yarım kalmış isyanların genzinizi yakan buruk kokusu. Rüzgar sertçe esiyor, yakalarınızı kaldırıyorsunuz. Kulaklarınızda çınlayan tek şey, beton blokların arasında yankılanan o derin ve ağır sessizlik. Bir nehrin deltasında kaybolur gibi hissediyorsunuz kendinizi; suyun denize kavuşamadığı, kuruyup sustuğu o ıssız sınırda.

Birkaç adım atıp fiyakalı reklam panolarının sahte parıltılarla aydınlattığı geniş caddelere çıkıyorsunuz. Bu sarışın ışıklar gözünüzü alıyor fakat içinizdeki karanlığı dağıtmaya yetmiyor. Çiçekçilerin önünden geçiyorsunuz; menekşelerin ve nergislerin kokması gereken bu tezgahlardan burnunuza ve ruhunuza vuran tek şey solmuş umutların, sessizce can vermiş masumiyetlerin sızısı oluyor. Havada asılı kalan nem, teninizde buz gibi bir his bırakıyor; sanki avuçlarınıza usul usul kar yağıyor.

Adımlarınız sizi köhne otobüs duraklarına doğru sürüklüyor. Çürümeye yüz tutmuş metal levhalara bakıyorsunuz. Parmaklarınız, paslanmış yüzeylerin üzerinde dolaşırken, oraya görünmez harflerle kazınmış o tek ismi, şairin adını arıyor. Her durak, gitmenin ve kalmanın arasında sıkışmış bu kentin birer hafıza odası gibi dikiliyor karşınızda. Siz ilerledikçe, caddeler sonsuz bir bekleyişe dönüşüyor; sokaklar selamsız, saygısız ve hoyrat.

Şimdi birahanelerin ve varoşların arasından geçen, kentin o en kuytu, en korumasız damarlarına sapıyorsunuz. Evlerin pencereleri karartılmış, içeride sac sobaların ısıtamadığı paslı soğuklar hüküm sürüyor. Ama siz durmuyorsunuz. Yüreğinizde, adını bilmediğiniz dostların sıcaklığını taşıyarak bu coğrafyanın acısına ortak oluyorsunuz. Kendi ömrünüze gardiyan olmayı reddeden o dik duruş, dizlerinizdeki dermanı tazeliyor.

Sonunda, kentin bittiği ve sessizliğin bir uçurum gibi büyüdüğü o en uç noktaya varıyorsunuz. Arkan dönüp baktığınızda, terk edilmeye yüz tutmuş bu şehrin silüeti gözlerinizin önünde uzanıyor. Fesleğen kokularının çok uzakta kaldığı, su seslerinin sustuğu bu coğrafyada, gitmenin bir kenti nasıl yıkabileceğini, kuşları nasıl yersiz yurtsuz bırakabileceğini iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Avuçlarınızı göğe açıyorsunuz; parmaklarınızın arasından kayıp giden rüzgar, sustuğunuz yerde kopan o büyük tufanın ilk habercisi gibi yüzünüze çarpıyor.

Mekanın Cennet Olsun Üstad…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir